Hüseyin Özkahraman yazdı: Bir vicdan çağrısı

Bir Vicdan Çağrısı: Adaletin ve Hakikatin Sınandığı Yer

Türkiye’nin tarihi bir dönüm noktasında olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu kez, sadece birkaç insanın yargılanmadığı, tamamen bir ülkenin vicdanının sorgulandığı bir süreçle karşı karşıyayız. İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ ve siyaset danışmanı Necati Özkan’a yöneltilen “casusluk” suçlamaları, artık sadece hukuki boyutta değil, ahlaki ve hakikati göz ardı eden bir noktaya taşınmış durumda.

Her toplumun hukukunun maskesinin düştüğü, adaletin değil korkunun egemen olduğu karanlık anlar vardır. Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşananları hatırlıyoruz; masumiyetin suç haline getirildiği, sahte tanıkların “devletin tanıkları”na dönüştüğü anları. Şimdi benzer bir sahne tekrarlanıyor. İsimler değişmiş olabilir ancak yöntem aynı: susturmak, itibarsızlaştırmak, yalnızlaştırmak.

Ekrem İmamoğlu, son yılların en çalışkan, en halkçı ve en umut veren siyasetçilerinden biridir. Suçu, İstanbul halkının sevgisini kazanmak, iktidarın konforunu sarsmak ve “başka bir Türkiye mümkün” vizyonunu milyonlara yaymaktır. Merdan Yanardağ’ın suçu ise, gerçeği yazmaktır. Gerçeği dile getiren her kalem gibi hedef alınmıştır çünkü gerçeği söylemek, yalan düzeninin en büyük düşmanıdır. Ve şimdi bu insanlara akıl dışı bir suçlama olan “casusluk” yöneltiliyor. Oysa ki bu insanlar, bu ülkeye en sadık olanlardır. Suçları, devlete değil korkuya ihanet etmektir.

Bu dava, sadece bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda bir rejim sınavıdır. Çünkü artık adaletin terazisi değil, siyasetin terazisi işlemektedir ülkemizde. Savcılar kanıt yerine kanaate dayalı kararlar verir, hakimler vicdan yerine talimatlara göre hüküm verirse, adalet ölür. Ve adaletin öldüğü yerde suçun hedefi olmaktan ziyade kurban aranır.

Bugünkü olaylar, bireysel trajedilerden çok daha öteye gitmektedir. Bu, toplumun kolektif hafızasına kazınacak bir yara, bir utançtır. Çünkü bir ülke, kendi aydınlarını, belediye başkanlarını, gazetecilerini “hain” ilan ettiğinde aslında kendi geleceğini mahkum etmiş olur. Bu sebeple, mesele sadece İmamoğlu’nun, Yanardağ’ın veya Özkan’ın şahsi kaderi değildir. Bu, Türkiye’nin demokrasi ve insan haklarıyla yüzleşme meselesidir. Bu dava, bir ülkenin kendi gerçeğiyle yüzleşme sürecidir. Eğer bu topraklarda yeniden özgür bir nefes almak isteniyorsa, önce yargı sistemindeki adaletsizliklere son verilmelidir.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehlike, hukukun değil korkunun egemen olduğu bir ülke olma tehlikesidir. Ancak, korkunun hükmü sonsuz değildir. Korku, hakikatin geçici bir engelidir. Hakikat ise, bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar çünkü gerçek doğar; hiçbir güç onu engelleyemez.

Bir ülkenin vicdanı susuturulamaz. Bir halkın umudu zindana hapsedilemez. Bir kalemin mürekkebi, demir parmaklıkları aşar çünkü yazmak, en eski direniş biçimidir. Bugün Türkiye’ye düşen, bu insanları savunmak değil, aslında kendi onurunu ve geleceğini savunmaktır. Çünkü onlar, hepimizin adına, hepimizin yerine yargılanmaktadır. Eğer adalet terazisi eğilirse, hepimiz suç ortağı oluruz. Ancak dik durursa, tarih onları değil, onları yargılayanları mahkum eder.

Tarih bir gün dönüp şu ana baktığında, kimlerin korkuya teslim olduğunu, kimlerin susarak rıza gösterdiğini ve kimlerin adalet için ses çıkardığını yazacaktır. O gün geldiğinde, artık kimse “bilmiyordum” diyemez çünkü herkes biliyor. Ve bilmekle susmak, tarafsızlık değil suç ortaklığıdır. Bugün insanlık onuru, adalet ve hakikat için konuşma günüdür. Ekrem İmamoğlu’nun, Merdan Yanardağ’ın ve Necati Özkan’ın isimleri, bu ülkenin vicdanının ta kendisidir. Bu satırların üstünü kimse çizemez.

Dişhekimi Dr.Hüseyin Özkahraman
CHP Bahçelievler eski ilçe başkanı